|
YAPIBOZUCULUĞUN SONUÇLARI ALINIYOR
İzzettin Önder-
izo40@hotmail.com
Geçen yazımda AKP’nin emperyalistler tarafından ihale edilmiş görevi
fevkalade büyük bir başarı ile yerine getirdiğini, hatta sürecin
birinci aşamasının tamamlanmış olduğunu anlatmaya çalışmış idim.
AKP’ye verilmiş olan görev ne idi ve görevin birinci aşaması
nelerden oluşuyordu? Bu sorunun yanıtını vermek basit olmamakla
beraber, yazının devamını sağlayabilmek amacıyla kısa ve öz bir
yanıt vermek gerekmektedir. AKP’ye verilmiş olan görev ikilidir.
Bunlardan birincisi siyasal ve ekonomik yapıda istenen
değişiklikleri yapabilmek için eski yapıların çürütülmesi, ikincisi
ise tüm bu süreçte ve yeni yapılanmaya geçilmesi esnasında
dikkatlerin farklı noktaya toplanması, yâni olup biteni toplumun
gözünden kaçırmaktır. Bu misyonun birinci aşaması ekonomik ve sosyal
sistemi büyük bir sarsıntıyla sallamak idi. Yapıbozuculuğun ilk
aşaması, daha seçimlere gidilirken, vitrine koyulan kişilerce
cilalanmış ifadelerle başlatıldı, hatta olgunlaştırıldı. Seçime
gidilirken ünlü anayasa değişikliği fırına (belki de derin
dondurucuya!) sürüldü. Geçen yazıda da belirtmiş olduğum üzere,
anayasa tüm siyasal ve ekonomik yapıyı yansıtan ve onu
değiştirebilecek temel bir yasadır.
Anayasa değişikliği ile YÖK, üst yargı organları, TRT vb. birçok
kuruma hakim olmanın yanında, Türkiye’nin tüm siyasal ve ekonomik
yönetim biçimi değiştirilebilir.
Anayasa da dahil olarak, yasaların toplumu temelden değiştirme
güçleri yoktur ya da bu güç çok sınırlıdır. Hal böyle ise AKP’nin
misyonu olarak görülen icraat biçimi sonuç almada başarılı olabilir
mi, sorusu akla gelir. Bence, toplumsal olarak yaptığımız çok ciddî
hata, işte tam da bu noktadadır.
Cumhuriyet’e saldırı olarak algılanan türban meselesine bir göz
atalım. Geri plânda yarım yüzyıldan fazla bir süredir çalışan ve
siyasîlerce olduğu kadar sermaye tarafından da toplumu sömürü
altında tutabilmek için göz yumularak beslenen ve giderek güçlenen
tarikatlaşma sürecinin yanında, yaygınlaştırılan meslek okulu
görüntüsündeki imam-hatip liseleri, hatta klâsik sandığımız
liselerin de tarikatlarca kuşatılması süreci sonucunda her yıl
üniversite önüne şartlandırılmış talebe yığınları koyulurken, toplum
cemaatleştirilip, ekonomi-dincilik ilişkisi yaygınlaşırken,
üniversiteye gelen kız öğrencilerin başlarına türbanı nasıl
takacaklarını konuşmak biraz komik olmuyor mu?! Tarikat-cemaat
emrinde kula dönüşmüş bir birey özgür müdür?! Üniversiteye gelen bir
öğrenci bir örgütten hizmet almaya gelen bir kişi olarak görülebilir
mi?! Üniversiteye gelen bir birey üniversite bileşeni olarak
fikir oluşumu ve etkileşimi içinde yer alarak, ileride toplumu
şekillendirmeye aday beşerî
sermaye adayıdır. Bu denli önemli ve kutsal bir göreve aday bir
bireyin, fikir oluşumunda dogmalardan uzak ve her düşünceye açık
olması asıldır. Hal böyle olunca, altta kaynayan koca bir kazanı
görmezden gelerek, üstteki oluşumu göstermelik şekilde engelleme ya
da şeklini değiştirme politikasının akılla ve özgürlük safsataları
ile açıklanır bir yanı olabilir mi?! Dinci tarikatlar nasıl
insanlara yerine göre iş veya aş verebilmek için onları sakala ve
eşlerini de türbana boğuyorsa, yüksek harç parasını karşılayamayan
ya da özel kolejleri kazandığı halde yıllık ücreti ödeyemeyen
gençler de tarikatların kucağına düşmektedir. Büyük kentlere gelen
taşralı öğrenciler devlet yerine tarikat yuvalarına sığınmaktadır.
Böylece, tarikat-cemaat ilintili bir nesil yetiştirebilmek için
sadece imam-hatipler kullanılmamakta, tüm toplumsal alan üzerinde
çok yaygın ve etkili bir operasyon süregelmektedir.
Seçim sonrasında yapılan bir anket, AKP’ye yönelik oyların çok büyük
bir bölümünün işsiz ve emekçi gruplardan geldiğini göstermiştir.
İşsiz ve emekçiler, maalesef, yiyecek ve yakacak karşılığı
metalaştırılmakta ve vicdanları köreltilerek satın alınmaktadır. Bu
insanlar, belki de utancından olacak, sözlü anketlerde
davranışlarını yadsıyabilmektedirler. Bazı çevrelerce ifade edildiği
gibi, sırf gözümüzün alışabilmesi için para karşılığında çarşaf
giydirilen insanlar sokaklarda dolaştırılıyorsa, bu süreçte reklam
da çok etkili bir şekilde kullanılıyor demektir.
“Ezberi bozmak” olumlu bir davranış ve ilericiliktir. Ama tüm bu
gerçekleri görmeden, topluma ezberi bozmanın gerektiğini ve
üniversitelerin ya da eğitimin paralı olması gerektiğini üst
perdeden haykırmanın akılcı toplumsal politikalar açısından elle
tutulur bir yanı yoktur. Hatta, üniversitelerimizin bugün içinde
bulunduğu ortamı ve toplumsal gelir dağılımındaki aşırı bozukluğu
malzeme olarak kullanarak, üniversitelerin paralı olmasını
savunmanın bırakalım sol politikaları, akılla açıklanır bir yanı
yoktur! Evet, gelir dağılımı çok bozuktur, üniversitelerimiz iyi
durumda değildir ve üniversiteye gelen gruplar içinde üst gelir
grubuna girenler de çoğunluktadır. Tüm bu oluşumların kamusal
politikalarla giderilmesi yoluna gitmeden, paralı eğitime geçişi tüm
bu ve benzerî bozuklukların çaresi olarak görmek ve öylece sunmak,
aldatmacılığın ötesinde, sistemi güçlendirmek ve meşrulaştırmanın
ötesinde bir şey ifade etmemektedir. YÖK’ün hazırlamış olduğu son
rapor da benzer mantığa oturmaktadır. Bu tür yaklaşımlar,
üniverditeleri paralı sisteme geçirerek sistem dokusuna uyumlu hale
getirirp organ reddini önlemeye yönelik YÖK sürecinin son aşamasını
oluşturmaktadır. Dolayısıyla, “ezber boz” komutunun, “sistemin
tercihlerine uy” şeklinde okunması gerekir. Ezberi bozmanın hedefi,
niyetten bağımsız olarak, sosyal devletin zayıfladığı ve
zayıflatıldığı dönemlerde, tarikatlaşma ve cemaatleşme dokusunu
yaygınlaştırmak olarak yorumlanmalıdır.
Üniversite harcını ödeyemeyene burs verileceği görüşü de ilginçtir.
Eğer devlet burs verecek malî güce sahipse, niye bu fonu
üniversiteye malî destek olarak vermiyor da geri ödenmek üzere
talebeye burs olarak vermeyi yeğliyor? Bursun karşılıksız ödeme
olmadığı görüşü ise iki açıdan fevkalade yanlıştır. Bir defa,
işsizliğin bu denli yaygın olduğu koşulda bursun geri dönüşü, devlet
açısından kuşkulu, birey açısından ise zahmetli olur. İkincisi de
eğitim alarak beşerî sermaye oluşturan bir birey, hayat boyu
sağladığı kazançtan vergi öderken de almış olduğu eğitimin bedelini
geri döndürmüş olmamakta mıdır?! Hal böyle iken, eğitim bursunun
geri ödenmesi talebi, eğitimin bütçe dışından finanse edilmesi
anlamına gelir. Eğitimi böylesi alınır-satılır meta olarak görmek,
sağ- sol tartışmaları dışında, içinde yaşadığımız toplumu ve
ekonomiyi hiç bilmemek ya da görmemek demektir!..
03/02/2008
EKONOMİ ve POLİTİKA
İzzettin Önder-izo40@hotmail.com
http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=24551
|